TATİL PROJELERİ – ANGKOR

Angkor, Kamboçya’nın asıl halkı Khmerlerin sıradışı yaratıcılığının zirveye ulaştığı, 9 ve 13ncü yüzyıllar arasında inşa edilmiş muhteşem bir şehir. Dörtyüz kilometre kareden daha fazla bir alana yayılmış, Khmerlerin hindu ve budist inançlarının yansımalarının kolayca görülebildiği yüzden fazla anıtsal yapıya evsahipliği yapıyor. Şehirdeki saray ve evler ağaçtan yapıldığı için günümüze ulaşabilenler, sadece taş tapınaklar.

Angkor,  kendisini Tanrı-Kral ilan eden II. Jayavaram döneminden (MS 802-850) itibaren önemli bir dini merkez haline geliyor. Kendisini Tanrı Şiva ile özleştiren Jayavaram’ın ölümünden sonra, Angkor Wat bir anıt-mezar konumuna geçiyor. Diğer kralların kendilerini tanrı kabul etmeleri kültü devam ediyor ve her yeni kral, yeni yeni tapınaklar inşa ettiriyor.

Thai’lerin 1431’de Angkor’u ele geçirmeleri ve Khmerlerin 1432’de şehri terketmeleri üzerine  Angkor unutuluyor. Bir kaç yüzyıl sonra yoğun ormanın içinde dolaşan budist rahipler, tanrılar tarafından inşa edilmiş bir şehirle karşılaştıklarını düşünüyorlar. Yüzyıllar geçtikçe Angkor bir efsane haline dönüşüyor. Bir kaç Avrupalı gezgin, efsanenin gerçek olduğunu düşünerek araştırmalara başlıyor. Fransız kaşif Henri Mouhot, 1860da şehri buluyor. Restorasyon çalışmaları 1908de başlıyor ama 1970 ve 80lerde devam eden iç savaş nedeniyle kesintiye uğruyor. 1992 yılında UNESCO tüm şehri Dünya Kültür Varlıkları Listesine dahil ediyor.

GEZİ BAŞLIYOR

Sabah erkenden fazla sıcağa kalmadan Angkor’u dolaşmak istiyorum. Pansiyonun önündeki motosiklet-taksicilerden genç bir çocukla anlaşıyoruz.

Ana girişte bilet-kartın hazırlanışını bekliyoruz. Giriş bileti fotoğraflı bir kart şeklinde. İki günlük bilet olmadığı için mecburen üç günlük giriş için ödediğimiz 40 dolarların aslında nereye gittiğini öğrenmek, biraz üzücü oluyor. Bilet işi, bazı politik baskılar sonucu özel bir petrol şirketine devredilmiş. Tabi bunun bedeli olarak ta bazı politikacılara, üst düzey askerlere ve belki de krallık yönetimindeki belirli kişilere büyük rüşvetler ödeniyor ve bu paranın çok çok az bir bölümü, asıl gitmesi gereken yer olan koruma ve restorasyon işine gidebiliyormuş. Zaten restorasyon projelerinin büyük bir çoğunluğu Avrupa ülkeleri, ABD ve Avustralya tarafından destekleniyor ve tüm kişisel yardımlar da bu ülkelerin zengin vatandaşlarından geliyor.

ANGKOR WAT

İlk durağımız kente de ismini veren muhteşem tapınak Angkor Wat. Her iki tarafı ağaçlıklarla dolu uzun asfalt yolun sonuna ulaştığımızda, ilk gördüğümüz Angkor Wat’ı çevreleyen su hendeği. Otuz-kırk metre genişliğinde, büyükçe bir kare şeklindeki durgun su kuşağının yemyeşil görüntüsünün arkasında yükselen kulelerin, günün ilk ışıklarındaki sımsıcak görüntüsü, insanı çabucak içine çeken muhteşem bir panorama. Tapınağın kuzey kapısına gelmeden önce, asfalt yolun döndüğümüz köşesindeki dev ağaçların yarattığı yemyeşil atmosfer içinde minnacık kalmış motosikletli insan görüntüleri, sıradışı bir yeri ziyaret edecek olduğumuzun belki de ilk somut işaretleri. Kuzey girişinin önünde motosikletten iniyoruz. Böylesine kutsal bir yeri ziyaret edecek olmanın, beni tarifsiz bir biçimde heyecanlandırdığını hissetmeye başlıyorum.

Su hendeğini geçip kuzey girişine doğru giden uzun taş köprünün başına geldiğimizde, her iki yanda yedi başlı yılan heykelleri tarafından karşılanıyoruz. Doğu felsefelerinde Yüce Yaratanı simgeleyen bu simgesel taş anıtların önünden geçerken, bir an geçmişten günümüze uzanan bin yıllık bir köprüden geçiyor olduğum geliyor aklıma.

Angkor Wat, dünyadaki en büyük tapınak, kozmik evrenin dünyasal bir modeli, Evrenin hindu felsefesi açısından mimari bir yorumu. Yapının merkezi, Hindu tanrılarının evi kutsal Meru Dağını, merkezi çevreleyen dört kule, kutsal dağın dört zirvesini, ana duvar ise dünyanın ucundaki dağları, çevresindeki su hendeği de sonsuz okyanusları simgelemekte. 12nci yüzyılın ortalarında, kendisini  Hindu Tanrısı Vişnu ile özleştiren Kral II. Suryavarman tarafından Vişnu adına otuz yıl kadar süren bir çaba ile inşa ettirilir. Tapınak, çok önemli bir dinsel anlamı olan Şiva Lingam’a ev sahipliği yapar. Sembolik olarak bireysel bilinç ile kozmik bilincin birleşmesini de temsil eden Şiva Lingam, krallığın kutsal otoritesinin sembolüdür ve Lingam’a tapınma, devletin resmi dinidir.

Büyük taş duvarların arkasında ana tapınağa giden ince uzun bir taş yolda ilerliyoruz. Nihayet “Bin Buda Tapınağı”. Duvarlarındaki restore edilmiş rölyefler tüm tapınağın dış duvarlarını kaplamakta. Buda heykellerinin önüne bırakılmış tütsülerin kokusu ortamı iyiden iyiye ağırlaştırıyor. Yüzyılların ötesinden gelen bu yapının yarattığı ayrıcalıklı kutsallığı soluyorum bir süre. Atlantis üzerine çalışan bilim adamları Mu’nun yıkılmasından sonra bazı grupların Güneydoğu Asya’ya geçerek Kamboçya’da Angkor’un kuruluşuna öncülük ettiğini söyler. Bunlar geliyor aklıma.

Yıllar önce bir tv belgeselinde gördüğüm ve bir türlü unutamadığım o taş yüzleri görmeyi istiyorum sabırsızlıkla. Biraz heyecan, biraz da sabırsızlıkla körüklenen bir merak duygusu iki gündür benliğimin derinliklerinde kabarıp duruyor. Sabahtan dolaştığımız Angkor Wat’ta karşıma çıkmıyorlar.

BAYON

Motosikletçimiz Tua ile öğleden sonrası için saat 15:30 olarak sözleşmiştik. Bizi bekliyor buluyoruz onu. Bayon Tapınağına götürmesini söylüyoruz. Angkor Wat’ı çevreleyen ve insan denilen varlığın fiziksel küçüklüğünü kafama vura vura hissettiren yeşilliği geçip bir orman yolunu takip ediyoruz. Aniden bir yağmur bastırıyor. Phnom Bakheng’in (Bakheng Tepesi) karşısındaki bambu restoranlardan birinin sundurmasına sığınıyoruz. Hemen küçük çocuklar etrafımızı sarıyor. Su, kartpostal, soğuk meşrubat ya da örgü bilezik satma derdindeler.

Tekrar yola çıkıyoruz. Nihayet o esrarengiz taş yüz, Bayon’a giden ince uzun yolda, Büyük Şehrin giriş kapısında karşılıyor bizi. Hedefime yaklaştığımı hissediyorum. Sonunda o muhteşem budist tapınağı karşımda. Taş yüz, her köşede, her sütunun, her duvarın arkasında yüzyıllara tanıklık eden sakinliği ile bizleri gözlüyor. Kimdir, kimin yüzüdür, yoksa Buda’nın, ya da bizleri yaratan o Yüce Gücün bir simgesel anlatımı mıdır, bilemiyorum.

Angkor Thom’un (Büyük Şehir) 6 metre genişlik, 8 metre yükseklik ve 13 kilometre uzunluktaki duvarlarının gerisinde bir çok önemli anıt bulunmakta. Bunlardan en önemlisi, Bayon, gerçekten çok farklı bir tapınak. 12nci yüzyılda inşa edilmiş. 54 kulesinin dört tarafında, kendinden önceki kralların aksine hinduizm yerine Mahayana Budizmini seçen ve kendini “Aydınlanmış –Buddha-“ kabul eden Tanrı-Kral VII. Jayavarman’ın ikiyüzden fazla dev yüzü ziyaretçilerini gözlüyor.

Güneydoğu Asya’ya özgün ağaç kökleri ile sarmalanmış bir yüz fotoğrafı arıyorum ama bulamıyorum. Restorasyon çalışmaları sonunda hepsi temizlenmiş. Sanırım buraya çok çok daha önce, yıllar önce gelmeliydim. Bayon, beni Angkor Wat’tan çok daha fazla büyüleyerek, benliğimi o mistizm dolu esrarengiz atmosferine hapsediyor. Akşamüstünün o mutluluk dolu yorgun ışıklarında saatlerce görüntü yakalamaya çalışıyorum.

PHNOM BAKHENG

Güneşin batımından önce Phnom Bakheng’te olmalıyız. Tepeye çıkışın ne kadar süreceğini bilemediğim için biraz erken davranmakta yarar var diye düşünüyorum. Bayon’a gelişimiz sırasında yağmur nedeniyle verdiğimiz zorunlu moladakinin aksine oldukça kalabalıklaşmış ortalık. Hemen tepenin yokuşuna vuruyoruz kendimizi. Yol, büyükçe bir düzlük alanda devam ediyor. Yolun iki yanı tişört, cola drink ve Angkor kitapları satanlarla dolu.

Nihayet tapınağın bulunduğu platformun merdivenlerine geliyoruz. Basamaklar çok dar ve çok dik. Büyük bir dikkatle yukarı tırmanıyoruz. Ana platformun üzerinde iki-üç küçük tapınak yer alıyor. Ortalık o kadar çok kalabalık ki neredeyse yetmişiki milletten yüzlerce turist, güneşin Angkor üzerinden batışını izlemek için burada toplanmış. Batı terasında oturacak yer kalmamış.

Tepenin doğu tarafı, yeşillikler içerisindeki Angkor Wat’a bakıyor. En az on tane hazır bekleyen kurulu tripod görüyorum. Başında çeşitli yüzlerle asyalılar, siyahlar, beyazlar. Hepsinin ortak amacı, güneşin son ışıklarında bir büyülü Angkor Wat görüntüsü yakalayabilmek. Portakal renkli giysileri içindeki genç budist rahipler ilgi odağı. Birlikte fotoğraf çektirmek isteyen epey turist var.

Nihayet güneş batıyor. Yavaş yavaş aşağı iniyoruz. Tua’yı ve motosikletini o kalabalıkta bulmak kolay olmuyor. Dönerken Angkor Wat’ın çevresindeki yeşillikte akşam yemeği için pikniğe gelmiş yüzlerce Kamboçyalı ile karşılaşıyoruz. Muhteşem bir şey bu. Izgara kokularına karışmış inanılmaz bir mistizm.

Dr. Faruk BUDAK

Author: Faruk BUDAK

Faruk BUDAK, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümünden 1983 yılında mezun oldu. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimi ardından daha sonra branş değiştirerek Endüstri Mühendisliği Doktorasını tamamladı.

Bu yazıyı paylaş