TATİL PROJELERİ – 5 / NAİROBİ – KENYA

NAİROBİ / KENYA

Sabahın erken saatlerinde şehrin ana bulvarı Jomo Kenyatta Avenue’ya paralel cadde üzerinde yer alan kafelerden birinde özel Kenya kahvesinden yapılmış kahvemi yudumlarken gözlerim camın önünden geçmekte olan üç Maasai erkeğine takılıyor. Şimdilerde hükümetlerin yasaklamaya çalıştığı bir geleneğin en çarpıcı yansıması olan kesilerek sarkıtılmış kulak memeleri, üzerlerindeki suka denilen kırmızı ince battaniyeleri, ellerinden asla bırakmadıkları ince sopaları ve eski araba lastiklerinden yapılmış terlikleri ile caddede yürüyen diğer modern giyimli siyahlardan oldukça sıra dışı bir görünümleri var. Arkalarından yavaş yavaş yürüyen iki Maasai kadını, renkli boncuklarla süslenmiş rengârenk boyunlukları ve kıyafetleri ile çok farklılar. Sanki bambaşka bir gezegendeymişim gibi bir duygu, tüm benliğimi sarmalıyor. Biz batılılar için sıra dışı bu görüntü, Doğu Afrika’nın kalbi Nairobi’de günlük, olağan ve sıradan bir görüntüye dönüşebiliyor.

Nairobi, Afrika’nın en güneyindeki Güney Afrika Cumhuriyeti’nden kıtanın en kuzeyindeki Mısıra kadar uzanan dikey hattaki en kalabalık şehir. Dört milyonu aşan nüfusu ile Afrika’nın dördüncü büyük kenti. 1900lerin başında kurulmuş yeni ve modern bir kent. Şehrin ismi, Kenya’daki yetmişi aşkın yerel kabile içinde hala geleneksel yaşamlarını sürdürmeye çalışıp modern yaşamı reddeden çok az sayıdaki kabileden biri olan maasailerin dilindeki “soğuk su” (uaso nyrobi) ya da “soğuk suyun olduğu yer” (enkara nyrobi)’den gelmekte.

Afrika’daki İngiliz koloni yönetimi, 1800lü yılların bitiminde Hint Okyanusu kıyısındaki Mombasa şehrinden Afrika içlerine doğru inşa ettirdiği demiryolu hattı üzerinde bir istasyon ve depo noktası olarak bugünkü Nairobi’nin bulunduğu sulak ve bataklık bölgeyi seçer. Ekvator çizgisine yaklaşık yüz kilometre uzakta olmasına rağmen 1600 metrelere ulaşan rakımın, sıtma hastalığını taşıyan sivrisineklerin yaşamasına imkân vermemesi ve sahilin bunaltıcı sıcağından kurtulmak isteyen İngiliz yönetimi, 1901 yılında yeni yönetim merkezi olarak Nairobi’ye taşınınca bataklığın kaderi bir anda değişiverir ve modern bir kent doğmaya başlar.

Şehrin merkezi, ortasında Bağımsız Kenya’nın kurucusu ve ilk devlet başkanı Jomo Kenyatta’nın isminin verildiği Kenyatta Avenue’nun yer aldığı, güneyde Uhuru Park ve kuzeyinde de Nairobi Nehrinin arasında kalan bölge. Gün içerisinde merkezdeki yoğun bir kalabalık ve canlılık, gece saatlerinde temposunu kaybeder. Bu bölgedeki gökdelenlerin sadece yüz metre ilerisindeki River Road bölgesi sizlere tam bir kontrast sunar. Bu kadar kısa bir sürede zenginlikle yoksulluğu hissedebilmek herhalde Nairobi’ye özgü bir Afrika gerçeğidir. Caddeler üzerindeki küçük stantlarda bir şeyler satmaya çalışanlar, hızlı bir devinim, yoğun trafik gürültüsü ve matatuların (minibüs) yarattığı hengâme, biraz gerisindeki düzene göre çok farklı bir kaostur.

Şehrin batısında, beyazların ve Hint asıllıların yaşadığı bölgeler olan Westlands ve Karen yer alır. İngilizler tarafından demiryolu inşaatı sırasında Hindistan’dan getirilen Hintlilerin büyük çoğunluğu geri dönmeyip burada kalmayı tercih eder. Şu anki üçüncü ve dördüncü kuşak Hintliler, ticaret, turizm gibi alanlarda önemli bir konumdalar. Şehir merkezinde yer alan dükkânların büyük çoğunluğunun onlara ait olması sizleri şaşırtmasın.

Şehir merkezinin hemen dışında Dünyanın en büyük varoşu Kibera yer alır. Nairobi nüfusunun üçte birine ev sahipliği yapan bu gecekondu bölgesinde bir beyaz adamın yanında güvenilir bir rehber olmaksızın dolaşabilmesi neredeyse imkânsızdır. Bu kadar büyük bir göçün yarattığı işsizler ordusu, Nairobi’nin yabancı gezginler arasındaki dilde isminin neden “Nairobbery”e dönüştüğünün de en güzel cevabıdır. Gerçi 2002 seçimlerinden sonra iktidara gelen Kibaki hükümetleri, şehir merkezini eskiye oranla daha güvenli bir hale getirmeyi başarmışsa da özellikle geceleri emniyeti elden bırakmamak gerekiyor.

Şehrin merkezinde, Kenyatta Avenue üzerindeki Simmers, neredeyse 24 saat yaşayan, canlı geleneksel müzik dinleyebileceğiniz nadir yerlerden biridir. Gece hayatından hoşlanıyorsanız bu bölgedeki New Stanley Hotelin Thorn Tree Cafe’si, Zanze Bar, Taco, New Florida ve Florida 2000 hoşça vakit geçirebileceğiniz yerler.

Benim için Nairobi, belleklerimizden kolay kolay silip atamayacağımız, 7 Oskar ödüllü “Benim Afrika’m” (Out Of Africa) ile özdeşleşmiştir. 1985in bu en çarpıcı filmine konu olmuş kitabında Danimarkalı bayan yazar Karen Bliexen, 1914-1931 yılları arasında 17 sene boyunca Nairobi’de geçirdiği mücadele dolu zorlu yaşamı anlatır. Ön planda başarısız evliliği ve sevgilisi Denys Finch Hatton’la yaşadığı trajik ilişkiye yoğunlaşırken geri planda kendi kahve üretimi çabalarının duygusal sonu, İngiliz koloni dönemi yaşantısı, Maasai ve Kikuyu kabileleri ile Kenya’nın doğal güzelliklerinden kesitler sunmaktadır. Sığır yetiştirerek yüksek kazançlar elde etme düşüncesi ile başlayan Afrika macerası, hem duygusal hem de ticari anlamda trajik bir sonla noktalanırken, Nairobi’ye, kitapları sayısız dile çevrilmiş dünya çapında bir yazara ev sahipliği yapma ve ilham kaynağı olma onurunu bırakmıştır. Annesine gönderdiği bir mektubunda, “gelecekte nerede olursam olayım, Ngong’ta (1) yağmur yağıyor mu diye merak edecekmişim gibi hissediyorum” diyerek kalbinin büyük bölümünün bu topraklara ait olduğunu ifade eder.

Kenya’da yaşayan bir grup Danimarkalı, 1980lerin başında Karen Bliexen’in yaşadığı, İsveç Prensi, Galler Prensi gibi çok önemli şahsiyetlere ev sahipliği yapmış bu evin tarihsel geçmişini korumak amacıyla evin bir müzeye dönüştürülmesi için harekete geçer. Bliexen’in doğumunun 100üncü yılı ve “Benim Afrikam” filminin gösterime girdiği 1985 yılında müzenin kapıları halka açılır. Böylece 1900lü yılların başındaki Nairobi ve sömürge yaşamını merak edenler için yeni bir turizm merkezi ortaya çıkar.

Nairobi’de iken mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri de Carnivore Restoran. “Dünyanın en iyi 50 restoranı” arasına girebilme başarısını göstermiş bu farklı ortamın sunduğu set menüde sizi ızgara devekuşundan timsaha, sığırdan impala etine kadar çok değişik alternatifler bekliyor. Siz, “biz artık doyduk” anlamına gelen, masanın üzerindeki bayrağı aşağı indirene kadar, sempatik garsonlar ızgara et servisine devam ediyor.

Nairobi’den günübirlik mesafede ulaşılabilecek coğrafyada, Doğu Afrika’da hala süregelen kabile yaşantısının en gerçekçi göstergesi olarak karşımıza maasailer çıkar. Ülkenin güneybatısındaki kendilerine ayrılmış topraklarda ve Tanzanya sınırı boyunca sığır yetiştirmeye devam etmektedirler. Tabu derecesinde toprağı işlemeye, kazmaya karşı oluşları, koloni döneminde İngilizlerin, bağımsızlık döneminde de Kenya hükümetlerinin onları tarıma yöneltme politikalarının başarısız olmasına neden olmuştur.

Uluslar arası arenada en çok tanınan Kenya kabilesi olan maasailerin erkekleri kırmızı renkli ince bir battaniyeye sarınırlar ve bir tür tahta gürz olan urungu taşırlar. Son dönemlerde hükümetlerin baskısı neticesinde kulaklarını delme, alt çenedeki orta dişi küçükken kırıp atma ve vücutlarında yanık izleri açma geleneklerine yavaş yavaş son vermekte iseler de erkek ve kadın sünneti Maasai toplumunda önemini ciddi bir şekilde sürdürmektedir. Süt ile karıştırılmış inek kanı içmek, maasailer için bir gelenektir. Son dönemlerde birçok maasainin Hint Okyanusu boyunca kıyıdaki ve milli parklardaki otel, lodge ve restoranlarda güvenlik görevlisi (askari) olarak çalışmaya başlamıştır.

Nairobi’de iken mutlaka yapılması gereken aktivitelerden birisi de safari. Gerçi her ne kadar Nairobi National Park, zamanı çok kısıtlı gezginler için size arka planda şehrin gökdelenlerinin panoraması ile birlikte bir suni safari zevkini yaşatacak ise de benim önerim Kenya’nın en çok bilinen ulusal rezervi olan Masai Mara’ya gitmeniz. Özellikle ağustos-eylül döneminde binlerce gunu (Wildebeest) ve zebranın taze ot bulmak amacıyla yaptığı göç (migration), dünyada eşi olmayan muhteşem bir içgüdü örneğidir. Masai Mara’nın Tanzanya topraklarındaki devamı Serengeti Milli Parkını da içine alan bu yıllık göç esnasında doğru zamanda Masai Mara’da olursanız, etrafınızdaki binlerce hayvanın otlayışı, geri göç için arka arkaya kilometrelerce uzayan kuyruklar oluşturmaları ve Mara Nehrini geçerken timsahlara yem olmama mücadeleleri eşi bulunmaz bir görsel şölendir.

Big Five (beş büyük), İngiliz koloni döneminde beyaz avcılar tarafından Afrika’da yaşayan beş büyük hayvana verilen ortak bir isim. Şimdilerde sayılarının tehlike sınırına yaklaşmaları nedeniyle avlanmaları kesin olarak yasaklanmış olmasına rağmen, “Big Five” deyimi turist ve vahşi yaşam rehberleri tarafından hala kullanılmaya devam etmekte. Big Five terimi, kral olarak tanınan aslan, Afrika fili, kendi başına yaşayan leopar, boynuzları için çok büyük paralar ödenen siyah gergedan ve güçlü Afrika buffalosunu kapsamakta. Masai Mara, Big Five’ın bir arada görülebileceği ve dünyada bu kadar küçük bir alanda yaşayan yüksek aslan yoğunluğu açısından da ender zenginlikteki parklardan biridir.

Afrika’nın ruhu ile tanışabilmek için Nairobi güzel bir seçenektir. Sizi sarıp sarmalarsa, arkasında çok daha güzel zenginliklere yol gösterecektir.

(1) Karen Bliexen Müzesinden görünen, Nairobi’nin güneyindeki tepeler.

Dr. Faruk BUDAK

Author: Faruk BUDAK

Faruk BUDAK, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümünden 1983 yılında mezun oldu. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimi ardından daha sonra branş değiştirerek Endüstri Mühendisliği Doktorasını tamamladı.

Bu yazıyı paylaş