TATİL PROJELERİ – KHAO SAN ROAD

Khao San Road / Bangkok Her şeyin hızla değiştiği günümüz dünyasında, ister istemez Bangkok ve Khao San Road ta bu değişimden  nasibini alıyor. Üzücü bir şey. Trafiğe kapalı bu kıpır kıpır cadde, dört yıl evvel ilk Bangkok’a gelişimde çok hoşuma gitmişti. Şimdilerde, çok büyük bir olasılıkla uyuşturucu trafiğinden elde edilmiş kara paraların körüklediği müthiş bir deformasyonu yaşayarak, benzerlerini dünyanın bir çok ülkesinde kolayca görebileceğimiz ruhsuz, kişiliksiz kafe, barlarla dolmuş. Akşam üzerleri ortaya çıkan, kuzeydeki kabilelerden Akha’ların geleneksel kadın başlıklarını takmış, üzerlerinde New York yazılı tişörtlü kadınlar, tamamen ticari bir kandırmacayla  batılı gençlere turistik kolye, bilezik satma peşinde. Maalesef her şey değişiyor. Mimari zevk yoksunu gökdelenler Chao Phraya’nın kıyılarını dolduruyor, onun güzelim iskeleleri eski benliğinden uzaklaştırılıp birer metal yığınına dönüştürülüyor. Keyfimi kaçırıyor bu önlenemez ivme. Yapılabilecek bir şey yok. Yapabileceğim tek şey, yeni coğrafyalarda yeni yeni Khao San Road’lar keşfedebilmek. Böyle bir özgürlüğüm var ve bunu kullanmak durumundayım. Son kez yürüyorum caddede. Yine her zamanki gibi hareketli. Ayaküstü bir “pad thai” (sadece şehriyeden yapılan geleneksel bir yemek) yiyorum, daha sonra da bir “banana pancake with chocolate”. Ne de olsa buradakiler kadar güzel olmuyor diğer ülkelerde yediklerim. En son olarak ta temizlenmiş bir ananas. Tüm bunları çok özleyeceğim. Son ikibuçuk ay içinde Bangkok’a altı kez, havaalanına da dokuz kez gelmişim. Bu kadar çok birliktelik, bir yerden sonra sıkıcı olmaya başlıyor. Bir an önce bilmediğim coğrafyalarda, farklı rotalarda olmak için sabırsızlanıyorum. Sanki yeni bir etap başlıyor gibi. Akşam yemeği yiyebileceğimiz bir yer bakınıyorum. Her taraf hediyelik eşya standları ile dolu. Birkaç genç beyaz bayan bir kenarda sakin sakin oturmuş, saçlarını siyahlar gibi ince ince ördürüyorlar. Hemen yanlarındaki kollarına dövme yaptırmak isteyenlere çok değişik alternatifler sunan tezgahtar beni de kandırmaya  çalışıyor. Korsan CD, soyulmuş ananas, karpuz, papaya standları, yemek arabalarının gerisinde yenilenmiş kafe-restoranlar, vurdulu kırdılı aksiyon filmlerini gözünü kırpmadan izleyen kafalarını kazıtmış batılı gençlerle dolu. Uygun bir pansiyon bulma derdindeki sırtçantalı sarışın kızlar, yüklerinin altında ezilerek kendilerine yapışan komisyonculardan kurtulma telaşında. Koskoca Uzakdoğu’da bu caddeden daha farklı, daha canlı, her yaştan ve cinsiyetten yabancının bulunabileceği bir yer yoktur sanırım. Her zaman çok sevdim bu caddeyi. Khao San’da hayat devam ediyor. Gelip geçenlere “hello sit down please” diyen genç garson kızlar, biraz ötede filleri ile fotoğraf çektirmek isteyenlerden para toplamaya çalışan adam, kuzeydeki bir kabileye ait geleneksel başlıkları giyip boncuklu bel kemeri satmaya çalışan kadınlar, ağır sırtçantalarının altında iki büklüm olmuş, otel bulmaya çalışan avrupalı sarışın kızlar, karşıdaki kafenin dev ekranında saçma sapan bir aksiyon filmine kendilerini kaptırmış yabancılar, sırtımı dayadığım wat duvarında yanıp sönen küçük kırmızı neon ışıkları, karşıda yabancılara soğuk su satmaya çalışan yaşlı Thai bayan, yanımdaki masada sevgilisi ile sarmaş dolaş olmuş sarışın kız… FARUK...

Read More

TATİL PROJELERİ – LUKSOR

LUKSOR – MISIR Turistlerin binmesine müsaade edilen trende, neredeyse bomboş denebilecek bir vagonda, diğer üç turistle üç saat süren keyifli bir yolculuğun ardından Luksor’a varıyorum. Yorgun ve uykusuzum. Akşamüzeri kısa bir şehir turu. Nil, burada Aswan’dan daha harika görünüyor. Batı yakası, Antik Thebes’in ölüler kenti. Yarın karşı tarafı göreceğim için şimdiden heyecanlıyım. Luksor’daki kral ve kraliçe mezarları, aşırı ilgi nedeniyle ciddi bir tehlike altında. Mezar odalarına girenlerin, nefesleri ile havaya bıraktıkları nem, özellikle duvar resimlerine büyük zarar veriyor. En çok ilgi çeken, Nefertari’nin mezarına günde sadece 150 kişinin girmesine müsaade ediliyormuş. Tabi böyle olunca, biletler karaborsada büyük rakamlara satılıyormuş. Geçmişte, Fransız ve Alman gruplar arasında bilet nedeniyle büyük bir kavga çıkınca, mezar süresiz olarak ziyarete kapatılmış. Saat 3 sularında oteldeyim. Kısa bir şekerlemeden sonra Luksor Tapınağını gezmek için çıkıyorum. Tapınağın açılış saati 18:00. Biraz vakit geçirmek için Nil kenarındaki Kordon’a geçiyorum. Bir felukacı hemen yanaşıyor. Güven veren, temiz yüzlü bir adam. Nil’de bir buçuk saatlik bir yelken gezisi için istediği para üç dolar. Aslında niyetim, tapınağı güneş batarken uzun uzun dolaşmaktı ama bugünkü tapınağa giriş ücretim bu adamın nasibiymiş. Teknesi, 7-8 metrelik, pırıl pırıl, tertemiz bir feluka. Çok yüksek bir beyaz yelkeni var. Kayıkçı, yola çıkar çıkmaz beni dümene geçirerek çay demliyor. Koyduğu nane, çaya farklı ve güzel bir lezzet vermiş. Nil’in üzerinde, püfür püfür esen rüzgârla keyifli bir gezinti yapıyoruz. Koskoca teknede yalnız olmanın rahatlığıyla dilediğim gibi fotoğraf çekiyorum. Ülkenin güneyindeki Aswan yakınlarında, her gün bir deve pazarı var. Daha kuzeydeki Luksor’da ise haftada sadece bir gün Pazar kuruluyor. Develerin büyük çoğunluğu Kuzey Sudan’dan “40 günlük trek” olarak adlandırılan eski bir kervan yolu ile getiriliyor. Deve eti, yumuşak olduğu için Mısır’da oldukça gözde. Yetmiş milyonluk Mısır halkının büyük çoğunluğu Nil vadisinde ve Akdeniz kıyısındaki Nil Deltasında yaşıyor. Bu toprakların ülke yüzölçümüne oranı ise sadece yüzde dört. Kahire, 25 milyonluk nüfusu ile Afrika’nın en kalabalık şehri. İskenderiye altı milyon insanı barındırıyor. Futbol ve batıda “öğle uykusu” olarak geçen öğleden sonraki uzun şekerleme zamanı, sıradan Mısırlının yaşamındaki en önemli iki şey. Sabah dokuza doğru açılan dükkânların çoğu öğlen kapanıyor ve akşamüzeri 5-6 sularında tekrar açılıp gece yarısına kadar açık tutuluyor. Mısır’da yaşamın en hareketli olduğu saatler, bu zaman dilimi. Bu canlılık ve devinim, gecenin geç saatlerine kadar devam ediyor. Sabah erkenden tren istasyonunun önünden bir minibüse binerek Karnak Tapınaklarına gidiyorum. Dolmuş şoförünün çok güzel bir ingilizcesi var. Beni ana kapının önünde bırakıyor. Sabahın erken bir saati olmasına rağmen çok sayıda turist grubu var. Tapınağın görkemi karşısında şaşkınlığa düşüyorum. “Hipostyle Hall” olarak geçen dev sütunlu mekân, gerçekten insanı büyülüyor. Bu sessiz ve olağanüstü mekândan kolay kolay ayrılmak istemiyorum. Yerleri süpüren Fellahların sütunların arasındaki görüntüleri de çok hoş. Sıcak saatleri odamda geçirdikten...

Read More

TATİL PROJELERİ – PHNOM PENH

Bugünkü programımızda şehir turu var. Diğer ülkelerde alıştığım triportör (tuk tuk ya da motor-rikşa) burada neredeyse hiç yok gibi. Bir motosiklet-taksici ile haritada işaretlediğim dört yere götürmesi için anlaşıp yola çıkıyoruz. Göreceğimiz yerler listesinin başında “Independence Monument” (Bağımsızlık Anıtı) var. Şehrin ana bulvarlarından birinin üzerindeki Anıt, fazlaca görkemli olmasa da etrafını çevreleyen dairesel iki yeşillik bandı ile oldukça güzel görünüyor. Fakat böylesine önemli bir yapının etrafının tuvalet olarak kullanılması ve uzunca bir süreden beri de temizlenmemiş gibi görünmesi çok ilginç. “Ben böyle bağımsızlığın içine ederim” mi demek istiyor bunu yapanlar acaba? İkinci durak, Royal Palace ya da Eski Krallık Sarayı. Gerçekten muhteşem yapılarla dolu. Bangkok’daki Siyam Krallığının sarayından çok daha güzel, düzenli ve bakımlı. Hemen yanındaki Silver Pagoda fazla enteresan değil ama, oldukça büyük bir zümrüt buda heykeline ev sahipliği yaptığından dolayı çok önemli bir tapınak. Wat Phnom, oldukça kutsal başka bir tapınak. Yüzyıllar önce çok yakından geçen nehrin kumları arasında bulunan dört buda heykeline ev sahipliği yapması için yapılmış. Heykelleri bulan kadının ismi Penh ve bundan dolayı da başkentin ismi Phnom Penh. “Penh’in Tepesi” anlamına geliyor. Ölüm Tarlaları ve arkasından da ünlü işkence kampı S-21 gezisi için kaldığımız otelin organize ettiği bir tura katılıyoruz. Yarım saatlik bolca hoplamalı bir yolculuktan sonra Ölüm Tarlalarının giriş kapısındayız. Minibüsten iner inmez etrafımız kolsuz bacaksız insanlarla kuşatılıyor. Dileniyorlar. Karşımızda ince uzun, oldukça yüksek, çatı kısmı tapınağa benzeyen bir yapı var. Yaklaşınca pencerelerinden görünen beyaz şeylerin insan kafatasları olduğunu fark ediyorum. Pol Pot’un öldürttüğü binlerce Kamboçyalının kafatasları. İçeri giriyoruz. Çok dar bir alanda yukarı doğru yükselen raflarda yüzlerce kafatası insana dehşet veren bir görüntü oluşturuyor. Daha sonra ingilizcesi kolay anlaşılamayan bayan rehberimiz bizi hemen arka taraftaki toplu mezarlara götürüyor. Silah kullanılmadan, hindistan cevizi ağaç dallarının keskin uçları ile vücutları kesilerek, çekiç ile parçalanarak öldürülmüş yüzlerce insanın yan yana toplu mezarları. Gezinin ikinci etapında Kızıl Khmer’lerin S–21 hapishanesi var. Bugünkü ismi Tuol Sleng Müzesi. Kendilerince rejim düşmanı olanlar için bir işkence evine dönüştürülen eski bir lise binası. İşkence odalarını dolaşıyoruz önce. Siyah beyaz fotoğraflar işin korkunçluğunu fazlasıyla anlatıyor. Turun bitiminden sonra Rus Pazarı olarak adlandırılan alışveriş merkezine gidiyoruz. Şehir haritası üzerinden yürüyerek kolayca buluyorum. Tropikal meyve tezgahlarının arasından geçip içeriye giriyoruz. Diğer girişe yakın bir yerde çok güzel ahşap hediyelik eşyalar satan dükkanlar var. Hemen yanlarında da, harika elişi seramik malzemelerin satıldığı standlar. Balık desenli seramikler hep ilgimi çeker. Kendime, mavi balıkların yüzdüğü bir bardak beğeniyorum. Alışveriş faslından sonra bir motosiklet-taksiye atlayıp otelimize dönüyoruz. Bu arada biraz geç kalınmış öğle yemeği faslını da geçmemiz gerekiyor. Klasik bir Asya yemeği yerine BigA Süpermarkete gidiyoruz. Uzun baton ekmeklerden alıp bir köşedeki deniz ürünleri standından 4–5 midye tava, mürekkep balığı ve tavuk, içerideki burgerciden de kola ısmarlıyoruz....

Read More

TATİL PROJELERİ – INLE GÖLÜ

İNLE GÖLÜ    (Inle Lake, BURMA ya da MYANMAR) Inle Gölü, bambu kazıklar üzerine inşa edilmiş köyleri, gölün üzerinde oluşturdukları tarlalarda tarım yapan köylüleri, yüzen pazarları, küçücük sandallarında sağ ayaklarıyla kürek çeken balıkçıları, ilginç tapınakları, göl üzerinde süregelen sıradışı yaşamıyla alıştığımızın çok dışında, keyifli görüntülerle dolu farklı bir coğrafya. Nyaungshwe, İnle Gölünün kuzey kıyılarına 3,5 kilometre uzaklıkta bir kasaba. Göle geçiş için bir atlama noktası olma özelliğini kasabanın içinden geçen geniş su kanalı sayesinde kazanmış. Kanal, gölün kuzeyindeki derelerin suyunu göle aktaran doğal bir nehir. Tekrar üç yıl önce kaldığım, kanal kıyısındaki Gypsy Inn’e gidiyorum. Sahibi ikinci kez orayı tercih etmemden dolayı gurur ve sevinç dolu. Check-in sırasında hemen bitki çayı ve kızartılmış tatlı ikram ediyor. Akşam saatlerinde kanal boyunca fotoğraf turuna çıkıyorum. O kadar çok enteresan fotoğraf kareleri var ki… İnce uzun teknelerin pervanelerinin suyu havalara doğru püskürtüşü, göldeki tekne turundan dönen yabancılar, serpme ile balık avlamaya çalışan balıkçılar, iskeleler üzerinde toplu halde kahkahalar atarak yıkanan kadınlar… İnle Gölü’nde yapacağım tekne turu için tekneciyle sabah 07:30 diye sözleşmiştik. İlk önce, yabancıların İnle’ye giriş için ödemek zorunda olduğu üç dolarlık ücreti ödeyip biletimi alıyoruz. Tekne (pirog), İnle’ye özgü, tik ağacından yapılmış, düz tabanlı, 15 metre boyunda ve oldukça dar bir tekne. Genişliği sadece bir metre ve tek bir insanın oturmasına imkan veriyor. Bu incecik bayanın tam ortasına konulan ahşap bir koltuk, yolcu için. Teknenin motoru, teknecinin oturacağı kıç bölümünün arkasında. Teknenin gerisinde de suya girip çıkabilen bir şaftın ucunda üçlü bir pervane yer alıyor. Motor çalışıp pervanesinin suya girişiyle öne doğru atılıp su kanalının ortasına doğru yöneliyoruz. Birden yüzüme çarpan rüzgarın serinliğiyle keyifleniyorum. Upuzun teknede tek başına olmak güzel bir duygu. Solumuzda, kıyıya yanaşmış bir sıra domates yüklü tekne, yüklerinin kıyıdaki depolara alınmasını bekliyor. Geniş sepetlerdeki küçücük kıpkırmızı renkteki domateslerin görüntüsü oldukça hoş. Sağımızda ve solumuzda Nyaungshwe’nin devamı uzanıyor, ilerledikçe beton binaların yerini kazıklar üzerine yapılmış bambu evler alıyor, bir süre sonra seyrekleşip sona eriyorlar. Kanal olarak adlandırılan bu bölüm aslında 20-30 metre genişliğinde doğal bir nehir. İnle’nin en önemli kaynağı, kuzeyindeki bu kanal aracılığıyla gelen üç-dört farklı küçük nehrin getirdiği su. Kanalın bitip gölün başladığı noktadan itibaren mısır yetiştirilen tarla görüntüleri uzunca bir süre devam ediyor. Bambular, yaklaşık on metrelik bir mesafe oluşturacak şekilde çakılmış. Kanal boyunca bizim gördüklerimiz dikdörtgen şeklindeki tarlaların kısa kenarları içeri doğru yüz metreden fazla uzanıyor. Her tarla arasında da yaklaşık onar metrelik boşluklar, yani doğal su kanalları var. Artık açık göl alanındayız. Her iki tarafımızda, uzaklarda üzerleri gri bulutlarla kaplı, yemyeşil tepeler var. Sıkça, karşımızdan gelen domates yüklü ya da yolcu taşıyan teknelerle karşılaşıyoruz. Gölün ortasındaki hükümete ait (government resthouse) küçük konaklama yerinin biraz ilerisinde küçük bir Buda heykelinin bulunduğu bir sunak var....

Read More

TATİL PROJELERİ – PHNOM PENH

Bugünkü programımızda şehir turu var. Diğer ülkelerde alıştığım triportör (tuk tuk ya da motor-rikşa) burada neredeyse hiç yok gibi. Bir motosiklet-taksici ile haritada işaretlediğim dört yere götürmesi için anlaşıp yola çıkıyoruz. Göreceğimiz yerler listesinin başında “Independence Monument” (Bağımsızlık Anıtı) var. Şehrin ana bulvarlarından birinin üzerindeki Anıt, fazlaca görkemli olmasa da etrafını çevreleyen dairesel iki yeşillik bandı ile oldukça güzel görünüyor. Fakat böylesine önemli bir yapının etrafının tuvalet olarak kullanılması ve uzunca bir süreden beri de temizlenmemiş gibi görünmesi çok ilginç. “Ben böyle bağımsızlığın içine ederim” mi demek istiyor bunu yapanlar acaba? İkinci durak, Royal Palace ya da Eski Krallık Sarayı. Gerçekten muhteşem yapılarla dolu. Bangkok’daki Siyam Krallığının sarayından çok daha güzel, düzenli ve bakımlı. Hemen yanındaki Silver Pagoda fazla enteresan değil ama, oldukça büyük bir zümrüt buda heykeline ev sahipliği yaptığından dolayı çok önemli bir tapınak. Wat Phnom, oldukça kutsal başka bir tapınak. Yüzyıllar önce çok yakından geçen nehrin kumları arasında bulunan dört buda heykeline ev sahipliği yapması için yapılmış. Heykelleri bulan kadının ismi Penh ve bundan dolayı da başkentin ismi Phnom Penh. “Penh’in Tepesi” anlamına geliyor. Ölüm Tarlaları ve arkasından da ünlü işkence kampı S-21 gezisi için kaldığımız otelin organize ettiği bir tura katılıyoruz. Yarım saatlik bolca hoplamalı bir yolculuktan sonra Ölüm Tarlalarının giriş kapısındayız. Minibüsten iner inmez etrafımız kolsuz bacaksız insanlarla kuşatılıyor. Dileniyorlar. Karşımızda ince uzun, oldukça yüksek, çatı kısmı tapınağa benzeyen bir yapı var. Yaklaşınca pencerelerinden görünen beyaz şeylerin insan kafatasları olduğunu fark ediyorum. Pol Pot’un öldürttüğü binlerce Kamboçyalının kafatasları. İçeri giriyoruz. Çok dar bir alanda yukarı doğru yükselen raflarda yüzlerce kafatası insana dehşet veren bir görüntü oluşturuyor. Daha sonra ingilizcesi kolay anlaşılamayan bayan rehberimiz bizi hemen arka taraftaki toplu mezarlara götürüyor. Silah kullanılmadan, hindistan cevizi ağaç dallarının keskin uçları ile vücutları kesilerek, çekiç ile parçalanarak öldürülmüş yüzlerce insanın yan yana toplu mezarları. Gezinin ikinci etapında Kızıl Khmer’lerin S–21 hapishanesi var. Bugünkü ismi Tuol Sleng Müzesi. Kendilerince rejim düşmanı olanlar için bir işkence evine dönüştürülen eski bir lise binası. İşkence odalarını dolaşıyoruz önce. Siyah beyaz fotoğraflar işin korkunçluğunu fazlasıyla anlatıyor. Turun bitiminden sonra Rus Pazarı olarak adlandırılan alışveriş merkezine gidiyoruz. Şehir haritası üzerinden yürüyerek kolayca buluyorum. Tropikal meyve tezgahlarının arasından geçip içeriye giriyoruz. Diğer girişe yakın bir yerde çok güzel ahşap hediyelik eşyalar satan dükkanlar var. Hemen yanlarında da, harika elişi seramik malzemelerin satıldığı standlar. Balık desenli seramikler hep ilgimi çeker. Kendime, mavi balıkların yüzdüğü bir bardak beğeniyorum. Alışveriş faslından sonra bir motosiklet-taksiye atlayıp otelimize dönüyoruz. Bu arada biraz geç kalınmış öğle yemeği faslını da geçmemiz gerekiyor. Klasik bir Asya yemeği yerine BigA Süpermarkete gidiyoruz. Uzun baton ekmeklerden alıp bir köşedeki deniz ürünleri standından 4–5 midye tava, mürekkep balığı ve tavuk, içerideki burgerciden de kola ısmarlıyoruz....

Read More

TATİL PROJELERİ – ANGKOR

Angkor, Kamboçya’nın asıl halkı Khmerlerin sıradışı yaratıcılığının zirveye ulaştığı, 9 ve 13ncü yüzyıllar arasında inşa edilmiş muhteşem bir şehir. Dörtyüz kilometre kareden daha fazla bir alana yayılmış, Khmerlerin hindu ve budist inançlarının yansımalarının kolayca görülebildiği yüzden fazla anıtsal yapıya evsahipliği yapıyor. Şehirdeki saray ve evler ağaçtan yapıldığı için günümüze ulaşabilenler, sadece taş tapınaklar. Angkor,  kendisini Tanrı-Kral ilan eden II. Jayavaram döneminden (MS 802-850) itibaren önemli bir dini merkez haline geliyor. Kendisini Tanrı Şiva ile özleştiren Jayavaram’ın ölümünden sonra, Angkor Wat bir anıt-mezar konumuna geçiyor. Diğer kralların kendilerini tanrı kabul etmeleri kültü devam ediyor ve her yeni kral, yeni yeni tapınaklar inşa ettiriyor. Thai’lerin 1431’de Angkor’u ele geçirmeleri ve Khmerlerin 1432’de şehri terketmeleri üzerine  Angkor unutuluyor. Bir kaç yüzyıl sonra yoğun ormanın içinde dolaşan budist rahipler, tanrılar tarafından inşa edilmiş bir şehirle karşılaştıklarını düşünüyorlar. Yüzyıllar geçtikçe Angkor bir efsane haline dönüşüyor. Bir kaç Avrupalı gezgin, efsanenin gerçek olduğunu düşünerek araştırmalara başlıyor. Fransız kaşif Henri Mouhot, 1860da şehri buluyor. Restorasyon çalışmaları 1908de başlıyor ama 1970 ve 80lerde devam eden iç savaş nedeniyle kesintiye uğruyor. 1992 yılında UNESCO tüm şehri Dünya Kültür Varlıkları Listesine dahil ediyor. GEZİ BAŞLIYOR Sabah erkenden fazla sıcağa kalmadan Angkor’u dolaşmak istiyorum. Pansiyonun önündeki motosiklet-taksicilerden genç bir çocukla anlaşıyoruz. Ana girişte bilet-kartın hazırlanışını bekliyoruz. Giriş bileti fotoğraflı bir kart şeklinde. İki günlük bilet olmadığı için mecburen üç günlük giriş için ödediğimiz 40 dolarların aslında nereye gittiğini öğrenmek, biraz üzücü oluyor. Bilet işi, bazı politik baskılar sonucu özel bir petrol şirketine devredilmiş. Tabi bunun bedeli olarak ta bazı politikacılara, üst düzey askerlere ve belki de krallık yönetimindeki belirli kişilere büyük rüşvetler ödeniyor ve bu paranın çok çok az bir bölümü, asıl gitmesi gereken yer olan koruma ve restorasyon işine gidebiliyormuş. Zaten restorasyon projelerinin büyük bir çoğunluğu Avrupa ülkeleri, ABD ve Avustralya tarafından destekleniyor ve tüm kişisel yardımlar da bu ülkelerin zengin vatandaşlarından geliyor. ANGKOR WAT İlk durağımız kente de ismini veren muhteşem tapınak Angkor Wat. Her iki tarafı ağaçlıklarla dolu uzun asfalt yolun sonuna ulaştığımızda, ilk gördüğümüz Angkor Wat’ı çevreleyen su hendeği. Otuz-kırk metre genişliğinde, büyükçe bir kare şeklindeki durgun su kuşağının yemyeşil görüntüsünün arkasında yükselen kulelerin, günün ilk ışıklarındaki sımsıcak görüntüsü, insanı çabucak içine çeken muhteşem bir panorama. Tapınağın kuzey kapısına gelmeden önce, asfalt yolun döndüğümüz köşesindeki dev ağaçların yarattığı yemyeşil atmosfer içinde minnacık kalmış motosikletli insan görüntüleri, sıradışı bir yeri ziyaret edecek olduğumuzun belki de ilk somut işaretleri. Kuzey girişinin önünde motosikletten iniyoruz. Böylesine kutsal bir yeri ziyaret edecek olmanın, beni tarifsiz bir biçimde heyecanlandırdığını hissetmeye başlıyorum. Su hendeğini geçip kuzey girişine doğru giden uzun taş köprünün başına geldiğimizde, her iki yanda yedi başlı yılan heykelleri tarafından karşılanıyoruz. Doğu felsefelerinde Yüce Yaratanı simgeleyen bu simgesel taş anıtların...

Read More