Faruk BUDAK

Yazar hakkında: Faruk BUDAK, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümünden 1983 yılında mezun oldu. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimi ardından daha sonra branş değiştirerek Endüstri Mühendisliği Doktorasını tamamladı.

BİR BAŞARI HİKAYESİ – 50 YAŞINDA MARATONA BAŞLAMAK

Lise yıllarımda başladığım sigarayı, 13 yıl önce 41 yaşımda iki pakete ulaşmışken bıraktım. İtiraf etmeliyim ki, sigarayı bırakmak çok zor oldu. O tarihlerde 1.74 boy ve 94 kilom ile tombul sayılabilecek biri olarak, hem kilo vermek hem de yedi ve dokuz yaşlarındaki iki oğluma örnek olabilmek için, çocuklarımla birlikte oyun tarzında spora başladım. Benden yaşça  büyük, koşan kişilerle tanıştım. Bu konuda kendisini geliştirmiş olanlardan tavsiyeler aldım ve uyguladım. Bir sene sonra 2 km. ve 5 km. yarışlarına katıldım. Her iki yarışta da 60-70 yaşlarındaki amcalar ve teyzeler bile beni geçtiler, en sonuncu oldum. İyi ki olmuşum, benim önümde bitirenin sonuncu olmasına engel oldum. İki sene sonra 6 km. ve 10 km. üç sene sonra 15 km. beş sene sonra yarı maraton(21100 m.) ve sekiz sene sonra 2006 yılı başında emekli olduktan sonra kasım ayında ilk maratonumu (42195 m.) koştum. Maratonu 3 saat 50 dakika 22 saniyede tamamladım. 6. maratonumu 6 Mart 2011′ de Barselona’ da koştum. Çocuklarımla beraber koşuya başladığımız 1998 tarihinden itibaren malzemeciliğimizi yapan eşim, sekiz sene sonra bu katkısından bıkarak 2006 yılında koşmaya karar verdi. Artık herkes kendi kendinin malzemecisi. Eşim ilk günlerde 400 m. bile koşamıyordu ama benim gibi adım adım 1, 2, 5, 10 km. derken 2009 yılında ilk yarı maratonunu Antalya ‘da, 3. yarı maratonunu 17 Nisan 2011′ de Viyana’ da koştu. 22 ve 24 yaşlarına gelen iki oğlum sigara içmiyor, spor yapıyor. Ben ve eşim hem koşuyoruz, hem de bu bahaneyle şimdilik Avrupa’ yı dolaşıyoruz. Sizlere de öneririm; koşmasanız bile tempolu yürüyün. Ama önce KAN TAHLİLLERİ VE KALP KONTROLLERİNİZİ yaptırın, sağlığınızda önemli bir sorun yok ise; doktorların “bu yaştan sonra koşmayı önermiyoruz, yürüyün” tavsiyelerine uymayın. Sağlıklı beslenmeye gayret edin. Sağlıklı ve spor dolu günler… Tamer...

Read More

TATİL PROJELERİ – ANGKOR

Angkor, Kamboçya’nın asıl halkı Khmerlerin sıradışı yaratıcılığının zirveye ulaştığı, 9 ve 13ncü yüzyıllar arasında inşa edilmiş muhteşem bir şehir. Dörtyüz kilometre kareden daha fazla bir alana yayılmış, Khmerlerin hindu ve budist inançlarının yansımalarının kolayca görülebildiği yüzden fazla anıtsal yapıya evsahipliği yapıyor. Şehirdeki saray ve evler ağaçtan yapıldığı için günümüze ulaşabilenler, sadece taş tapınaklar. Angkor,  kendisini Tanrı-Kral ilan eden II. Jayavaram döneminden (MS 802-850) itibaren önemli bir dini merkez haline geliyor. Kendisini Tanrı Şiva ile özleştiren Jayavaram’ın ölümünden sonra, Angkor Wat bir anıt-mezar konumuna geçiyor. Diğer kralların kendilerini tanrı kabul etmeleri kültü devam ediyor ve her yeni kral, yeni yeni tapınaklar inşa ettiriyor. Thai’lerin 1431’de Angkor’u ele geçirmeleri ve Khmerlerin 1432’de şehri terketmeleri üzerine  Angkor unutuluyor. Bir kaç yüzyıl sonra yoğun ormanın içinde dolaşan budist rahipler, tanrılar tarafından inşa edilmiş bir şehirle karşılaştıklarını düşünüyorlar. Yüzyıllar geçtikçe Angkor bir efsane haline dönüşüyor. Bir kaç Avrupalı gezgin, efsanenin gerçek olduğunu düşünerek araştırmalara başlıyor. Fransız kaşif Henri Mouhot, 1860da şehri buluyor. Restorasyon çalışmaları 1908de başlıyor ama 1970 ve 80lerde devam eden iç savaş nedeniyle kesintiye uğruyor. 1992 yılında UNESCO tüm şehri Dünya Kültür Varlıkları Listesine dahil ediyor. GEZİ BAŞLIYOR Sabah erkenden fazla sıcağa kalmadan Angkor’u dolaşmak istiyorum. Pansiyonun önündeki motosiklet-taksicilerden genç bir çocukla anlaşıyoruz. Ana girişte bilet-kartın hazırlanışını bekliyoruz. Giriş bileti fotoğraflı bir kart şeklinde. İki günlük bilet olmadığı için mecburen üç günlük giriş için ödediğimiz 40 dolarların aslında nereye gittiğini öğrenmek, biraz üzücü oluyor. Bilet işi, bazı politik baskılar sonucu özel bir petrol şirketine devredilmiş. Tabi bunun bedeli olarak ta bazı politikacılara, üst düzey askerlere ve belki de krallık yönetimindeki belirli kişilere büyük rüşvetler ödeniyor ve bu paranın çok çok az bir bölümü, asıl gitmesi gereken yer olan koruma ve restorasyon işine gidebiliyormuş. Zaten restorasyon projelerinin büyük bir çoğunluğu Avrupa ülkeleri, ABD ve Avustralya tarafından destekleniyor ve tüm kişisel yardımlar da bu ülkelerin zengin vatandaşlarından geliyor. ANGKOR WAT İlk durağımız kente de ismini veren muhteşem tapınak Angkor Wat. Her iki tarafı ağaçlıklarla dolu uzun asfalt yolun sonuna ulaştığımızda, ilk gördüğümüz Angkor Wat’ı çevreleyen su hendeği. Otuz-kırk metre genişliğinde, büyükçe bir kare şeklindeki durgun su kuşağının yemyeşil görüntüsünün arkasında yükselen kulelerin, günün ilk ışıklarındaki sımsıcak görüntüsü, insanı çabucak içine çeken muhteşem bir panorama. Tapınağın kuzey kapısına gelmeden önce, asfalt yolun döndüğümüz köşesindeki dev ağaçların yarattığı yemyeşil atmosfer içinde minnacık kalmış motosikletli insan görüntüleri, sıradışı bir yeri ziyaret edecek olduğumuzun belki de ilk somut işaretleri. Kuzey girişinin önünde motosikletten iniyoruz. Böylesine kutsal bir yeri ziyaret edecek olmanın, beni tarifsiz bir biçimde heyecanlandırdığını hissetmeye başlıyorum. Su hendeğini geçip kuzey girişine doğru giden uzun taş köprünün başına geldiğimizde, her iki yanda yedi başlı yılan heykelleri tarafından karşılanıyoruz. Doğu felsefelerinde Yüce Yaratanı simgeleyen bu simgesel taş anıtların...

Read More

ENERJİMİZİ ÇEKEN İNSANLAR

İşinizden eve döndüğünüzde kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bitkin mi yoksa neşe dolu mu? Sabah uyanınca işinize gitmek için ne kadar isteklisiniz? İş ortamında çalışırken iş arkadaşlarınızdan nasıl bir elektrik alıyorsunuz? Enerjinizi tükettiğini düşündüğünüz insanlar etrafınızda mevcut mu? Toplu yaşam alanlarında, birlikte olduğumuz her insandan etkilenir ve her insanı da dolaylı ya da direk yoldan bir şekilde etkileriz. Bulunduğumuz ortamlarda, birlikte olduğumuz insanlarla aramızda enerjisel bir ağ oluşur ve tüm enerji akışları bu ağ üzerinden birbirini etkiler. İş yaşamı, toplu paylaşımlarının yoğun olduğu mekan deneyimleridir. Çalışan bir insan, yaşamının önemli bir bölümünü iş yaşamında, çalıştığı yerin ortamında geçirir. Bu enerji ağı, zamanımızın önemli bir kısmını geçirdiğimiz ofislerde de aynı şekilde işlem görür. Çalıştığınız ortamı sevip sevmediğiniz ya da bulunduğunuz ortamdan nasıl bir enerji aldığınız gerçeği, iş yaşamında başarı konusunda önemli bir etkendir. Aynı şekilde, birlikte çalıştığınız insanların sizin üzerinde yarattıkları etki nedir, onlarla birlikteyken kendinizi nasıl hissediyorsunuz, bu farkındalığa ulaşmak, iş yaşamında verimli çalışma için önemli bir adımdır. Kendinizi ve bulunduğunuz ortamdaki insanların sizi nasıl ve hangi alanlarda etkilediği farkındalığı, kişisel gelişimde önemli yer tutar. Her insan, karakter özellikleri, iç dünyası ile farklı ve ayrı bir dünya gibidir. İnsanların çoğu, içsel dünyalarında eksikliğini hissettikleri ve tamamlayamadıkları durumları, başka insanlardan almaya çalışırlar ve bu sebeple, çeşitli stratejiler geliştirirler. Bunların başında ilgi çekme stratejisi gelir. Birey kendine değer vermiyorsa, içinde tamamlayamadığı bu odağı dış dünyadan almaya çalışır. Onunla ilgilenmeniz için çeşit çeşit stratejilere başvurmaya başlar. Aynı şekilde, iç dünyasında mutsuz olan bir çok insan, iş çevresinde başkalarının da mutsuzluğunu yaratmak için, bazen bilinçli olmaksızın, çeşitli stratejiler geliştirmeye çalışırlar. Çok derinlerdeki amacı, sizi de mutsuz kılarak ilginizi üzerlerine çekmek, sizin enerjinizi çalmak ve ego tatminidir. Kıskançlık ta iş yaşamında koşulları negatifleştiren bir olgudur. Kıskanan insan da kıskandığı insanın enerjisini sömürmek için sürekli olarak stratejiler geliştirmeye çalışacaktır. Eğer kendi içinde kıskançlığının sebeplerini bulamaz ve çözemezse, kıskandığı insana karşı sürekli bir odağa sahip olacaktır. İş yaşamınızda nelerin olduğunun farkına varmak, hem kişisel gelişim hem de iş başarısı için önemli bir farkındalıktır. Kendini tanımak, bireyin gelişiminde çok önemli bir adımdır. Enerjimizi çalan insanlar sürekli etrafımızdadır. Enerjinizin çalındığını düşünüyorsanız, kimin bunu nasıl yaptığını anlamanız önemlidir. Bunun için yaşamımızda olup bitenlerin iyi bir analizini yapmalısınız. Enerjinizi çeken insanlar varsa, hangi eksik noktalarınızdan bunu başardıklarının farkına varmanız ve ardından, kendi duygusal durumlarınızın sorumluluğunu almanız gerekmektedir. Bizi kızdırarak, üzmeye çalışarak, moralimizi bozarak enerjimizi çekmeye çalışacak insanlar her yerde vardır. Ancak duygularımız ve içsel tutumlarımız sadece bize aittir ve sadece “biz izin verirsek başka insanlar bizi etkileyebilir” ya da “enerjimizi çalabilirler”. Enerjimizi çalan insanlar etrafımızda varsa, kendi iç dünyamızın kontrolünde hala eksiğiz demektir. Bu durumda yapılması gereken ilk şey, önce kim ne söylerse söylesin, ne yapmaya çalışırsa çalışsın, hislerimizin sadece bize ait...

Read More

TATİL PROJELERİ – ELLORA

Ellora Mağaraları – Hindistan Aurangabad şehrine 30 kilometre mesafedeki, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş Ellora Mağaralarının iki önemli özelliği var. Birincisi, ana kaya kütlenin oyulması esnasında ana kayaya yapılmış heykellerin varlığı. İkincisi de, hindu, budist ve jain tapınaklarının yan yana olması. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir ana kayaya oyulmuşlar ve her iki baştakiler arasında iki kilometrelik bir mesafe var. Toplam 34 mağaranın 12si budist, 17si hindu, geri kalan 5i de jain tapınakları. Kronolojik olarak ilk önce MS 600-800 arasında budist mağaraları, MS 900 civarında hindu mağaraları, 800-1000 arasında da Jain mağaraları inşa ediliyor. Tapınak ve mağaraların en yukarıdan itibaren önce çatılarının, sonra kolonlarının ve içindeki heykellerin, sonra da tabanının kazıldığını göz ardı etmemek gerekiyor. Güneyden itibaren ilk 12 mağara, budist mağaraları. Sadece 10 numaralı mağara bir tapınak, diğerleri ise rahiplerin kaldığı viharalar (yatakhane ve çalışma odaları). 11 numaralı mağara ise üç katlı büyük bir manastır şeklinde. Önünde yine kayaya oyulmuş büyük bir avlu var. Burada da özellikle girişe göre en sağdaki odada bulunan kaya oyma heykeller gerçek bir şahaser. Ellora’daki en görkemli yapılar da hindu mağaraları ve ortadaki ana tapınak Kaisala. Gerçekten müthiş görsel bir yapı. Hint kaya oyma sanatının en görkemli örneği. Tarihçilerin hesaplamalarına göre Tapınağın yapımında yedi bin işçinin çalıştığı ve yüz elli senede tamamlandığı düşünülüyor. Atina’daki Partenon tapınağını görenler için şöyle bir kıyaslama var. İki kat daha büyük ve 1,5 kat daha yüksek. Kaisala, Himalayalarda bir dağın ismi ve Hindu mitolojisinde Tanrı Şiva’nın evi olarak geçer. Bu dağdan esinlenerek inşa edilmiş. Ajanta ve Ellora’daki diğer mağaralardan önemli bir farkı, Tapınağın etrafında yine ana kayanın oyulması sonucu oluşturulmuş geniş bir avlu bulunması. Yapının en enteresan tarafı ise tek bir anakayanın oyularak inşa edilmiş oluşu. Hesaplamalara göre iki yüz bin ton kayanın keski ve çekiç ile kazılması sonucu ortaya çıkmış. Bazı yazarlar, yapının Kamboçya’daki Angkor Wat, Mısır’daki Piramitler, Java’daki Borobudur gibi gizemli bir yapı olduğunu, belki de uzaydan gelen ziyaretçiler tarafından yapıldığını yazarlar. Bence, dünyada görülmesi gereken yapılardan biri de bu muhteşem tapınak. Dr. Yük. Müh. Faruk BUDAK Asyanın 9 Kapısı isimli...

Read More

BİLİNÇLİ YÖNETİCİ

Her geçen gün dünyamızda, yeni gelişmeler meydana gelmekte ve eski sistemler geçerliliğini kaybetmektedir. Yenilikleri takip etmek, kurumların ayakta kalabilmeleri için önemlidir. Yeniliklere açık olmak ise, kendini yenilemek ile özdeştir. Bilinçli yönetim, ilerleyen teknolojik gelişmelerle bünyesini uyumlu hale getirebilmek demektir. Kurum kendi alanında dünyada meydana gelen değişim ve yenilikleri takip etmeli ve kendini bu yeniliklere uyumlu hale getirebilmelidir. Aynı şekilde yenilikçilik te kurumların ayakta kalmaları için önemli bir etkendir. Amaç her zaman kendini yenilemek olmalı ve bu yenilik teknoloji ile uyumlu hale gelmek ve kendi bünyesinde de yeni fikirler açığa çıkarabilmektir. Yeni fikirleri açığa çıkarabilmek için, bireylere kendi düşüncelerini ifade edebilecekleri bir güven ortamı sağlanmalıdır. Güvenin sağlandığı ortamlarda daha yaratıcı fikirler de açığa çıkabilmektedir. Kurumun başarısında, yöneticinin rolü büyüktür. Bir yönetici çalışanlarından hangi özellikleri istiyorsa, kendisi de bu özelliklere sahip olmalıdır. Öncelikle cesaret, özgüven ve pozitiflik, bir yöneticide mutlaka bulunması gereken olgulardır. Bilinçli yönetilen kurumlarda başarı oranı daha yüksek olmaktadır. Bir Kurumun tüm birimlerindeki bireylerin bilinçlendirilmesi, kurumun bilinçlenmesi demektir. Bunun için yöneticiye büyük görevler düşmektedir. Bir yönetici için kurumun başarısı, kendi başarısıdır. Bu yüzden Kurum içinde gereken yerlerde bilinçlendirmeye gitmesi, çok önemlidir. Bu yüzden bir yöneticinin tüm birimlerle ilgilenmesi gerekir. Bu ilgi denetlemek olduğu gibi, çalışan bireylerin sorunlarını da dinlemek olmalıdır. Yapıcı olmak, bir yöneticide olması gereken bir özelliktir. Yapıcı yöneticiler büyük başarılara imza atarken, ilgisiz ve yıkıcı yöneticiler gelişime ayak uyduramazlar. Dönüştürücülük özelliği de bunlardan biridir. Dönüştürücülük, yaşanan bir hayal kırıklığı ya da başarısızlık karşısında, bunların değerlendirmesini yapıcı olarak yapabilmek demektir. Dönüştürücülük için, pozitif olmak gerekir. Pozitif bir yönetici, karşılaşılan zorlukların ya da aksaklıkların negatif yanları ile değil, olayların ve durumların derinliğindeki pozitifliklerle ilgilenir. Ayrıca çalışanları da pozitif şekilde motive edebilendir. Karşılaşılan bir hayal kırıklığı karşısında birilerini suçlamak, yıkıcı bir yaklaşımdır. Daha iyi yapılabileceğini motive etmek ve bilinçlendirmek ise yapıcı yaklaşımdır. Bu yüzden bir yöneticinin, her zaman negatif tabir edilen durumları dönüştürebilme becerisi olmalıdır. Yaşanılan hayal kırıklığına odaklanmak yerine, nasıl daha iyi olunabileceği ve nerelerde eksik kalındığının bulunması yapıcı özelliklerdir. Aksi halde olaylara odaklanmaktan ve eksiklikleri görmekten öteye gidilemez ve gelişim gerçekleşmez. Bir duruma takılıp kalmak, o durumla ilgili çözülemeyen bir şey olduğunun belirtisidir. Bilinçli yönetici, işini bilinçli şekilde yerine getiren ve çalışanları da bilinçlendirmeye gayret eden kurumun yapıtaşıdır. Gözlemciliğinin yanı sıra, yapıcı oluşu da çok önemlidir. Tüm kurumlarda başarılar kadar başarısızlıklar da yaşanır. Önemli olan başarısızlıklara odaklanmak değil, başarısızlıkları başarıya götürebilecek fırsatlar olarak görebilmektir. İşte bu yüzden yöneticilerin sorumlulukları büyüktür. Onlar yapıtaşlarıdır ve diğer çalışanlar da onlara göre şekil almaktadır....

Read More

TATİL PROJELERİ -17 – LAMU

Kenya’nın kuzeydoğu sahilindeki Lamu adasına geçeceğimiz Mokowe’ye varıyoruz. Otobüsten inenler tüm tekneyi dolduruyor. Karşımızda, siyah tüller içerisinde, yüzleri açık iki müslüman bayan, çocuklarına sahip olmaya çalışıyor. Erkeklerin büyük çoğunluğunun kafasındaki takkeler müslüman olduklarının en açık göstergesi. Kadınların ellerinde ve ayaklarındaki henna desenleri çok güzel. Yarım saatlik yolculuktan sonra nihayet Afrika’nın Katmandu’su Lamu’dayız. Tekneden iner inmez “otelimi bir görün” diyen komisyoncular tarafından kuşatılıyoruz. Muhammed’in ısrarları ile otelini görmeye razı oluyorum. “New Palace Hotel” oldukça pahalı ve ödeyeceğimiz paranın büyük bir kısmı Muhammed’e komisyon olarak gidecek. Deniz kenarındaki toprak yola çıkıp iskelenin öteki tarafında rehber kitapta yazılı başka bir otele doğru yürüyoruz. Peşimize takılan genç, iskelenin tam karşısındaki otelini işaret ediyor. Teras katı hoşuma gidiyor. Deniz manzaralı muhteşem bir oda. Hele yatak: Zanzibar Stone Town’da kaldığım oteldeki gibi inanılmaz derecede güzel. Baş ve ayak uçlarında camaltı resimler, tüm yatağı saran cibinlik, tavanda siyaha boyanmış ağaç sırıklarından taşıyıcılar, farklı bir sıva tekniği ve krem boya ile yapılmış duvarlar, tertemiz bir banyo. Diğer oteldekinin üçte biri ücret istiyorlar. Başka bir yer aramaya hiç gerek yok. Minaa Roof Top Cafe’nin merdivenlerini çıkıp içeriye girdiğimizde öğle saati olduğu için güçlükle yer buluyoruz. Hemen bir menü getiriyorlar. Menü yerine etrafa bakarak seçme tekniği daha isabetli olacak gibi. Yan masadakiler Hint talisine benzer, özel bir kapta pilav yiyorlar. İki tane söylüyoruz. Enfes bir etli pilav geliyor. İçerisinde soyulmuş patates ve vanilya çubukları var. Yuvarlak özel tepsinin iki çukur gözünde iki farklı çorba. Harika bir yemek. Ödediğimiz toplam para, Mzungu restoranlarının tek bir yemeğinden çok daha ucuz. Güneşin iyice çekildiği saatler.  Lamu sokaklarında, bir zaman tünelinin ucunda buluyorum kendimi. Sanki yüzyılların ötesinde gibiyim. Siyah tüller içindeki peçeli kadınlar, simsiyah gözleriyle öyle çekici gülümsüyorlar ki arkalarından dönüp bakmamak, rüzgarda uçuşan uzun etekleriyle birlikte savrulmamak mümkün değil. Arap gezginler tarafından modern Kenya’nın kuzey kıyısında kurulan şehir-devletlerden biri de Lamu’dur. 14ncü yüzyılda kurulan Lamu, farklı mimarisi, oymalı kapıları, dar sokakları, camileriyle son derece güzel bir taş şehir. 1500’lü yıllardan sonra birkaç yüzyıl boyunca Arabistan ile Doğu Afrika arasındaki ticarette önemli rol oynar. Arap tacirler 9 ile 12nci yüzyıllar arasında Mazambik’ten Somali’nin güneyine ticaret yolları kurarak ve yeni bir din olan İslam’ı getirerek kalıcı olarak yerleşmeye başlamışlar. Arap ve Afrikalı halkın evlilikleri sonucunda yeni bir kültür olan Swahili doğmuş. Swahili adı Arapça sahil anlamındaki kelimeden türemiştir. Lamu şehri, 1506 yılında Portekizlilerin saldırısına kadar bağımsız bir şehir devlet olarak gelişir. Portekizlilere karşı gösterilen direniş, Türklerin de yardımıyla başarılı olur, daha sonra  istilacılarla mücadeleye yardımcı olan Ummanlılar bölgedeki en etkin güç olur. Lamu’lu yerli halk, eski kentte hala ayakta kalan geleneksel taş evlerin ve camilerin büyük kısmını bu dönemde inşa eder. Hindistan’dan yetenekli el işçileri ve iç bölgelerden köleler getirip çalıştırırlar. Adanın zenginliği İngilizlerin...

Read More

CESARET ÜZERİNE

Cesaret; bireyin özgüvenini kuşanarak kendini ifade edebilme, kendisine inanarak adım atabilme kapasitesidir. İçinde bulunduğumuz zamanı geçmiş ile kıyasladığımızda,  teknoloji ve gelişimdeki basamakları da görebiliriz. Bu gelişim sürecinin temelinde ise her zaman cesaret sahibi bireyler vardır. Cesaret, özgüvenin dış dünyaya açılan bir yansımasıdır. Özgüvene sahip bir birey, kendine inanarak atması gereken adımı cesareti sayesinde atar. Değişim ve dönüşümlerin ilk adımı, cesarettir. Seçimler, yaşamda karşımıza sürekli olarak çıkar. Bu seçimler, ya tıkanıp kaldığımız ya da cesaret göstermemiz gereken süreçlerdir. Tıkanıp kalmak, adım atmaktan, girişimden korkmak, içinde bulunduğumuz durumun daha da yoğunlaşmasına, sıkışıp kalmamıza neden olur. Sıkışıp kalan bir birey, kendini ifade edemez, hayatını ne değiştirebilir ne de yön verebilir. Bu şirketler için de geçerlidir. Sürekli tekrarlanan aynılık yüzünden, gelişim yavaşlamaya başlar. Gelişimin yavaşlaması, ve kısır döngüden çıkılabilmesi için, yeniliğe ve ilerlemeye ihtiyaç duyulur. Yenilik ve ilerleme için ihtiyaç duyulan şey de cesarettir. Her adım, cesaretten güç alınarak atılan bir ilerleme, gelişimdir. Cesaret, birey ve grupların başarıyı yakalamasında en önemli faktörlerden biridir. Şu anda teknolojinin birçok imkanından faydalanabiliyorsak, bunun altında kendi fikirlerini, araştırma ve bulgu sonuçlarını paylaşan, meydana çıkaran, cesaret sahibi insanların varlığını görürüz. Cesaret olmadan ne bireyler, ne toplumlar ne de ülkeler gelişebilir. Birçok şirketin başarıların altında, cesaret sahibi insanların isimleri bulunur. Cesaret olmadan birey, hayatına yön veremez. Aynı şekilde cesaret olmadan bir şirkette büyüyemez. Yenilik insanın doğasında vardır çünkü insan farkındalık sahibi ve özünde güçlü olduğunu bilendir. Bu yüzden yenilik ve ilerleme, yaşamın her alanında gereklidir ve bunlar için temel olması gereken güç ise, cesarettir. Adım atılması gerekli olan bir durumla karşılaşıldığında, cesaret gösteremeyen birey ya da gruplar, eski kalıplarını tekrar etmeye devam ederler. Cesaret gösterebilen birey ve gruplar; içinde bulundukları durumda görünürde gelişme gözükmese dahi, adım atacak cesareti gösterdiklerinden, doğal olarak ilerleme kat etmişlerdir. Dışarıda sergilediğimiz davranışlarımız gibi iç dünyamızda hissettiklerimiz ve kendimizi bilmemiz de çok önemlidir. Birey gerçekte olduğundan farklı davransa bile, bir gün kendisi ile mutlaka yüzleşecektir. O yüzden kendi iç dünyamıza ve kendi kişisel gelişimimize de önem vermek, hem kendimiz, hem işimiz, hem ailemiz için çok önemlidir. Bir insanın başarısı, kendine inandığı kadardır. Kendini bilen, eksiklerini fark edip dönüştürebilen bireyler, hem kendi yaşamlarında hem de grup yaşamlarında, içsel durumlarını, dışlarına yayacaklardır. Cesaret, başarıya ulaşmada; ilerleme ve gelişimde en önemli faktörlerden biridir ve her bireyin içinde yeşermesi gerekir. Dr. Faruk...

Read More

GERÇEK ÖZGÜRLÜK – Bir Kişisel Gelişim Yazısı

Gerçek özgürlük, istediğini yapabilmek değildir. Gerçek özgürlük dış dünyadan gelmez, başka bir şey tarafından size verilemez. Gerçek özgürlük istediğinizi yiyip içmek ya da istediğiniz yere gitmek, istediğiniz gibi giyinmek değildir. Gerçek özgürlük bir sanattır, kendin olabilme sanatı ve ruhunun arzusunu gerçekleştirebilme sanatıdır. İstediğiniz kadar paraya sahip olabilirsiniz ya da istediğiniz her şeye ama bu özgürlük demek değildir. Özgürlük yürekten başlayan ve dış dünyada ifade bulan bir süreçtir. Kendimiz olma sanatı, kendimizi ifade edebilme, kendimizi var edebilme, kendimize ait bir şeyler söyleyip ifade edebilme sanatıdır. Sadece kendi cümlelerimizi kurabildiğimiz sadece kendi deneyimlerimizi ifade edebildiğimiz zaman biz gerçekten varız. Özgürlük beraberinde her türlü dramadan ve veçhelerden de arınmayı getirir. Ne zaman hangi rolü oynayacağınız artık tamamen size kalmıştır çünkü artık hiçbir rol hapishanesine sahip değilsinizdir. Dış dünyadan gelecek bir şeyle özgür olabileceğini düşünen insan hiçbir zaman tatmin olamaz, istediğine sahip olsa da elde edince yerine başkasını koymak için arayışa tekrar girecektir. Kişisel gelişimde bireyin kendini ifade edebilme yetisi çok önemlidir. Özgürlük ve kendine inanmak arasında sıkı bir bağ vardır. Kendinin birey olarak farkına varabilen insan, kendi eşsizliğinin de farkına varır. Bu eşsizlik beraberinde kendine değer verme farkındalığına, ardından da özgürlüğe doğru yol alır. Kendinizi ifade etmekten, kendi gerçekliğinizi dile getirmekten korkmayın. Bastırılan her duygu ya da düşünce ileride tekrar yüzeye çıkmak üzere bilinçaltına atılır. Bastırmak, ondan kurtulmak demek değildir.  Bastırmak sadece yüzleşmeyi ertelemektir. Başkalarına karşı gerçekliğinizi ifade edip etmemek, sizin seçimizdir ve esneklik ile yansıtmak istediğinizi yansıtabilirsiniz. Önemli olan kendinize kendi gerçeğinizi ifade edebilmektir. Bu, kendini birey olarak fark edilme ve içinizi dinleyebilme sanatıdır. Başkaları sizin hakkınızda yanlış düşünür ya da sizi yanlış tanırlar diye gerçeğinizi örtbas etmenizin bir anlamı yoktur. Başkaları istemiyor diye iç sesinize kulaklarınızı tıkamanızın bir anlamı yoktur. Özgürlük kendini kabul etmekle başlar. Biz hepimiz içimizde birçok veçhe barındırırız. İyi diye de,  kötü diye de tabir edilen bir sürü veçhelerimiz vardır. Kişisel gelişimde atılacak ilk basamak kendimizi her veçhemizle kabul etmemizde gizlidir. Kabul edemediğimiz her veçhe, biz onun farkına varıp kabul edene kadar, dış dünyamızda karşımıza çıkmaya devam eder ve de biz kurban bilinci ile karşımızdaki insanları suçlamaya devam ederiz. Özgürlük, kurban dramasından çıkmak demektir, yaşamınızın sorunluluğunu almak anlamına gelir. İrade ile ortaya konulan bilinç eylemidir. Yaşamımızda karşımıza çıkan olayların bizi seçtiğine inanmak, dış dünyanın kölesi olduğumuza inanmak demektir. Bunda, özgürlük yoktur çünkü irade ve sorumluluk yoktur. Seçen siz değil, siz seçilen olmuşsunuzdur. Her gün yürüdüğünüz aynı yolu değiştirmenize engel olan nedir? Ya da giyim tarzınızı? Ya da içinizden gelen bir düşünceyi ifade etmenizden sizi alıkoyan? Tüm bu sorunların cevabı tektir; dış dünya, yani başkaları. Peki, başkalarımızın hayatımızı yönlendirdiği bir durumda, biz gerçekten nasıl özgür olabilir ve kendi hayatımızı yönetebiliriz. Bir gemi düşünün. Gemi okyanusta yol alırken birçok...

Read More

TATİL PROJELERİ – CAPE TOWN

Asya’da hiç karşılaşmadığım bir sorunu, bu kıtaya geldiğim ilk andan itibaren yaşamaya başlıyorum. Bu kaçınılmaz durumla birlikte seyahat edeceğimi düşünmek oldukça can sıkıcı: Siyahlar ile beyazlar arasındaki tehlikeli gerginlik. Otelin bahçe kapısı sürekli kapalı. Giriş-çıkışlarda kullanmaları için müşterilere birer anahtar veriliyor. Bahçenin içindeki ana binaya da demir parmaklıklı bir kapıdan giriliyor. Bu kapı da aynı anahtar tarafından açılıyor. Girişteki çift kapılı güvenlik sistemi, hiç alışık olmadığım bir duygu. Saat 12’den sonra Waterfront’u dolaşmak için otelden çıkıyorum. Elimdeki haritaya göre bulunduğum cadde, beni doğruca deniz kıyısına çıkaracak. Düzenli kavşaklar, geniş caddeler, yabancısı olmadığım Amerika benzeri görüntüler. İşsiz siyahlar, çiçek ve dergi satmaya çalışıyorlar. Uzun bir yürüyüşün ardından Waterfront’a geliyorum. Kafe ve restoranlarla dolu büyük bir alışveriş merkezi, limanla iç içe. Saat Kulesinin (Clock Tower) sağındaki binanın girişinde ”Nelson Mandela Getaway to Robben Island” yazıyor. Birden ‘Robben Island’ın, UNESCO Dünya Kültür Varlıkları Listesinde olduğunu hatırlıyorum. Bu sürprizden dolayı müthiş mutluyum. Çoğunluğu yaşlı beyaz turistlerden oluşan bir grupla feribota biniyorum. Limandan çıkıp denize açılınca şehrin panoraması belirmeye başlıyor. Bulutların arasındaki Table Mountain (Masa Dağı) ve Green Point’in ötelerine kadar uzanan evleriyle güzel bir şehir Cape Town. Kırk beş dakikalık bir yolculuğun ardından adaya ulaşıyoruz. Üç otobüs bizi bekliyor. Genç siyah rehberimiz Keneth’in öncülüğünde yarım saat kadar süren bir otobüs turu yapıyoruz. Keneth seyir halindeyken adanın tarihi hakkında bilgi veriyor. Ada, 1500’lerden itibaren Avrupalı sömürgeciler arasında bir kaç kez el değiştirmiş. En son, Güney Afrika’nın ırkçı rejimi tarafından politik mahkûmların kapatıldığı bir hapishaneye dönüştürülmüş. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela,  burada beşinci bölümün beş nolu hücresinde tam onsekiz yıl tutsak kalmış. Adada bulunan yapıları, kiliseleri, camileri, İkinci Dünya Savaşı’nda yerleştirilen ve hiç kullanılmayan topları hızlı bir otobüs turu ile görüyoruz. Tur sırasında gördüğümüz en ilginç yer, mahkûmların çalıştırıldığı kireç ocağı. Alanın tam ortasında yumruk büyüklüğündeki taşlardan oluşmuş bir yığın, dikkatimi çekmişti. Rehberimiz Keneth, tur sırasında burayı en sona bırakmış ve bu taş yığını için ‘Afrika’nın en önemli ulusal anıtı’ demişti. Turdaki herkes çok şaşırmış, böylesine basit bir taş yığınının ulusal anıt olmasını anlayamamıştık. Beş yılda bir, 11 Şubat günü bu hapishanede kalmış mahkûmlar bir araya gelerek o günlerin anısına buraya birer taş bırakıyorlarmış. İşte bu taş yığını böyle oluşmuş. Bu gelenek, son mahkûm ölünceye kadar da devam edecekmiş. Gezinin ikinci bölümünde asıl hapishaneyi geziyoruz. Yeni rehberimiz yaşamının yirmi yılını burada tutsak olarak geçirmiş olan yaşlı bir siyah. Mandela’nın 18 yıl kaldığı hücreyi, havalandırmaya çıktığı avluyu, banyoları ve yemekhaneyi gezdirip bilgi veriyor. Avluda Mandela’nın 1966 yılında hapishanede çekilmiş bir fotoğrafı var. Fotoğraf, tam fotoğrafın çekildiği noktaya dikilmiş. ROBBEN ADASI Afrika’nın en güneyindeki Cape Town’a sadece onbir kilometre uzaklıkta olan Robben Adası, Güney Afrika’nın Alkatraz’ı olarak bilinir. Güney Afrika’nın en ünlü özgürlük...

Read More

BAŞKALARINA PROJEKTE ETTİĞİMİZ YANLARIMIZ

İnsan, doğası gereği iç dünyasında dünyada var olan tüm rolleri barındırmaktadır. İnsan sadece ışık, iyi, güzellik ve sevgi olduğunda bütün değildir, bu yarım bir kişiliğin simgesidir. Bir insan ancak tüm rolleri kendi içinde barındırdığını kabul ettiğinde bütün hale geçebilir. Bütün demek, var olan tüm veçheleri kabul edebilmek demektir. Varoluşun belirli veçhelerini kendimize etiketleyip diğerlerini yok saymak, kendini yarım kabul edebilmek demektir. Varoluş veçhelerinde, iyi de, kötü de, karanlık ta, aydınlık ta vardır. Öyleyse biz hepsiyiz. Biz hem sinirli, hem sakin, hem mutlu, hem mutsuz, hem iyi, hem de kötü veçhelere sahibiz. Çünkü varoluşta bu veçhelerinin hiçbiri tek başına tezahür edemez, iyinin olduğu yerde kötü ya da kötünün olduğu yerde iyi de mevcuttur. Bir diğeri tersini de doğurur. Yoksa siz neye göre iyi ya da kötü olabilirsiniz. Bütünlük hali, iç dünyamızda varoluşun barındırdığı tüm rollere sahip olduğumuzu bilmekle başlar. Etrafımızda gördüğümüz her insan, iç dünyamızda taşıdığımız bir veçhemizin aynadaki yansımadır. Diyelim ki siz et yemeyi seviyorsunuz; hayvanları sizin öldürmemenize, hazır alıp yemenize rağmen, siz yediğiniz için aracı olarak balık ve diğer hayvanların öldürülmesinde de katkı sağlıyorsunuz. Herkes et yemese ve doğal sebzelerle beslense idi, hayvanların da öldürülmesi gerekmezdi. Öyle ise muhatap olduğumuz her haber ve olayda, içimizde taşıdığımız bir veçhenin yansıması vardır. Ya da yürürken görmeden bir karıncayı basıp öldürmüş olabilirsiniz. Bir karınca ya da bir insan arasındaki tek fark, fiziksel form ve büyüklük farkıdır. Oysa ki ikisi de canlıdır, hayattır. Bu insan nasıl olabilir de bu kadar sinirli olabilir dediğiniz her seferinde, iç dünyanıza girin. Sizin de belirli ve bazı anlarda, o insanlarda yaşadığınız o hali deneyimlediğiniz bir anınız olduğunu mutlaka göreceksiniz. Evrende tesadüf yoktur, dünyanın diğer ucunda meydana gelen bir olayın bile, o olayı duyan bir insanla ilgisi vardır. Yargılama, insanın bütünlüğe erişmediğinin göstergesidir. Birini yargıladığınız her seferinde, siz, içinizde yüzleşmek istemediğiniz bir veçhenizi yargılıyorsunuz demektir. Bir insan hakkında taşıdığınız her fikir ve yorum, sizin içinizde barındırdığınız bir veçhenizin dışa vurum halidir. Örneğin biri için çok başarılı olduğunu düşünüyorsanız, siz kendi başarı veçhenizi başkasına projekte ediyorsunuz. Yargılamalar, tamamen sizinle alakalıdır, onu projekte ettiğiniz insan ise, size sizi yansıtan bir aynadır. Kendini tüm veçheleri ile kabul edebilmek büyük bir başarıdır. Siz hepsisiniz ve biri olmadan bir diğeri de olamazsınız. Kendini ödüllendirebilmek gibi, kendi hoşlanılmadık yönleri de kabul etmek, bütünlük yolunda atılan büyük bir adımdır. Birini yargıladığınız ya da yorumladığınız her seferinde, o kişinin sizin bir veçhenizi taşıdığına ve size yansıttığına dikkat edin. Başkası hakkında taşıdığınız her yorum, sizin kendi iç dünyanızdan yansır. Bu yüzden başkasına projekte ettiklerinizi geri almak, kişisel gelişim için büyük bir başarıdır. İşe önce kendimizden başlamak gerekir. Başkalarına projekte ettiklerinize dikkat edin ve onları başkalarına yansıtmaktan geri alın. Güzel olan sizsiniz, başarılı olan sizsiniz. O insana...

Read More